Meleklerin Varlığının Delilleri | Hayata Bakışınızı Değiştirecek Videolar

Enîs

Kayıtlı Üye
MegaForum Üyesi
Profil Bilgileri
Üyelik Tarihi :
27 Şub 2020
Mesajları :
74
Puanları :
80
1- Semavat hayat sahibi mahluklarla doludur.
Dünyamız’ın bu kadar küçüklüğü ile beraber, bu kadar çok hayat sahibine mesken olması; toprağında, denizinde ve her yerinde bir karış yerin dahi hayat sahibi mahluklardan boş kalmaması ispat eder ki, semavatın yıldızları dahi boş değildir. O yıldızlar da Dünya gibi hayat sahipleriyle şenlendirilmiş, oradaki şartlara uygun mahluklar ve sakinler ile doldurulmuştur. Bu delili şu misal ile daha iyi anlayabiliriz:

Biri bedevi, diğeri medeni iki adam arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre geliyorlar. O büyük ve muhteşem şehri gezerken uzak bir köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hane amele, sefil ve miskin adamlarla doludur. Ve o hanenin her tarafı hayat sahipleri ve ruh sahipleri ile şenlendirilmiştir. Fakat onların yiyecekleri birbirinden farklıdır ve kendilerine mahsus hayat şartları vardır. Bir kısmı sadece bitki yemekte, bir kısmı balık yemekte ve diğer bir kısmı da başka bir şey yemektedir.

O iki adam bu hâli görüyorlar ve sonra bakıyorlar ki, uzakta binlerce süslü saraylar ve yüksek köşkler var. O iki adam uzaklık sebebiyle veyahut göz zayıflığı sebebiyle veya o saraydakilerin gizlenmesi sebebiyle o sarayın sakinlerini, o saraylarda göremiyorlar. Ayrıca şu küçük hanedeki hayat şartları da o saraylarda bulunmuyor.

Şimdi o iki kişiden bedevi olan adam, bu sebeplere binaen, yani görünmediklerinden ve buradaki hayat şartları orada bulunmadığından dolayı: “O saraylar ve kasırlar sakinlerden hâlidir, boştur, içinde hayat sahibi yoktur.” der ve vahşetin en ahmakça hezeyanını yapar.

İkinci adam ise der ki: “Ey bedbaht! Şu küçük haneyi görüyorsun ki, hayat sahipleriyle doldurulmuş. Her karışından hayat fışkırıyor. Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor. Her gün bir kafileyi alıp, yerine başka bir kafileyi gönderiyor. Bunları hikmetle idare ediyor. Bak! Bu hane etrafında boş bir yer yoktur. Her yer hayat sahipleriyle şenlendirilmiştir.

Acaba hiç mümkün müdür ki, şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyinatın ve şu sanatlı sarayların kendilerine münasip âli sakinleri bulunmasın?

Ve o saraylar boş bırakılsın!

Elbette o saraylar tamamen doludur ve orada yaşayanlara göre başka hayat şartları vardır. Evet, ot yerine belki börek yerler, balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veyahut gözümüzün kabiliyetsizliği sebebiyle onları göremememiz veya onların gizlenmesi ve bize görünmemesi onların olmamalarına hiçbir cihette delil olamaz.

Zira görmemek, olmamaya delil değildir. Nice gözümüzün görmediği mahluklar, eşyalar ve hadiseler vardır ki onların varlığından şüphe edilmez.

Şimdi geldik temsilin hakikatine:

Temsilde İstanbul’a benzetilen haşmetli şehir, bu âlemdir ve kâinattır.

O iki adamdan biri; Kâfir ve münkir, diğeri mümin ve Müslüman’dır.

Şehirdeki küçük hane ise, hanemiz ve evimiz olan Dünya’dır.

Şehirdeki uzaktan görünen yüksek saraylar ve âli kasırlar ise; yıldızlar, Güneşler ve semavatın diğer menzilleridir.

Şehirdeki küçük hanenin her tarafının hayat sahipleriyle dolu olması ise, Dünyamız’ın her karışında canlıların ve hayat sahiplerinin bulunmasıdır. Zira denizlerin yüzlerce metre derinliğinden tutun toprağın içine kadar, havadan tutun ağaçların yapraklarına kadar her yer kendine mahsus canlılar ile doludur. Hiçbir yer boş ve hayatsız bırakılmamıştır.

İşte aynen bu temsil gibi, yıldızlara ve galaksilere kıyasla Dünyamız küçük bir hane gibidir. Buna rağmen her tarafı hayat sahipleri ile doldurulmuş, hayat sahiplerine vatan olmuştur. Hatta yumurta gibi, tohum gibi, su damlası gibi en adi ve basit şeylerden hayat fışkırtılmış; âdeta her şey bir menba-ı hayat kesilmiştir. İşte bu hâl apaçık ispat eder ki şu nihayetsiz feza ve şu muhteşem semavat; Güneşleriyle, yıldızlarıyla ve burçlarıyla hayat sahibi, şuur sahibi mahluklarla doludur ki, Kur’an bunları melaike ismiyle isimlendirir.

Zira Dünya’nın bu kadar küçüklüğü ile birlikte, böyle nihayetsiz hayat sahiplerine mesken olduğunu gördükten sonra, o koca yıldızları boş ve hâli zannetmek mümkün değildir. Bu dünyanın böyle hadsiz hayat sahipleriyle doldurulması ispat eder ki, bu âlem şehrinin sultanı olan Allah hayata önem veriyor ve bu âlemi yaratmasındaki hikmetlerin birçoğunu hayat sahipleri ile tahakkuk ettiriyor. Hâl böyle iken nasıl olur da semavatın o koca yıldızlarını boş bırakabilir?

Demek meleklerin varlığı, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’idir. Zira şu zeminimizin semaya nispeten küçüklüğü ile beraber, hadsiz hayat sahibi mahluklarla doldurulması, ara sıra boşaltılıp tekrar yeni varlıklarla şenlendirilmesi ispat eder ki: Şu muhteşem burçlar sahibi olan semavat dahi hayat sahibi mahluklarla doludur. O mahluklar dahi, insanlar ve cinler gibi şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalaacıları ve saltanat-ı İlahiyyenin dellallarıdır.
 

Enîs

Kayıtlı Üye
MegaForum Üyesi
Profil Bilgileri
Üyelik Tarihi :
27 Şub 2020
Mesajları :
74
Puanları :
80
2- Kâinat kitabı okunmak için yazılmıştır.
Bir kitap niçin yazılır? Elbette okunması için.

Peki, bir resim niçin yapılır? Elbette temaşa edilmesi için.

Ya da bir sergi niçin açılır? Elbette seyirciler için.

O hâlde diyebiliriz ki, okunmayacak bir kitabı yazmak, temaşa edilmeyecek bir resmi yapmak ve seyircisi olmayacak bir sergiyi açmak abestir ve hikmetsizliktir.

Peki, şimdi sorsak: Son derece hikmet sahibi bir zatı görseniz ki bir kitap yazmış… Acaba o kitabın okunacak olmasından hiç şüphe eder misiniz? Elbette ki hayır! Çünkü o zatın hikmeti, okunmayacak bir kitabın yazılmasına müsaade etmemektedir. Madem kitabı yazmıştır, o hâlde elbette onu okutacaktır.

Ya da son derece hikmet sahibi bir zatı görseniz ki mükemmel bir resim yapmış… Acaba bu resmin başkaları tarafından temaşa edilecek olmasından hiç şüphe eder misiniz? Elbette hayır! Çünkü bu zatın son derece hikmet sahibi olması, temaşa edilmeyecek bir resmi yapmasına müsaade etmemektedir. Madem yapmıştır, elbette temaşa ettirecektir.

Ya da son derece hikmet sahibi olan bir zat bir sergi açsa, hiç mümkün müdür ki bu sergiyi seyircisiz bıraksın? Elbette bırakmaz! Çünkü sergi seyirciler için, orada tenezzüh edecek olanlar için kurulur. Onlar olmadan serginin bir kıymeti yoktur. Ve onlar olmazsa, bu sergilerin açılması ve bu çarşıların kurulması abesle iştigaldir. Elbette o zatın hikmeti, böyle abesle iştigaline müsaade etmeyecektir.

O hâlde bütün bu mütalaalardan şu neticeye varabiliriz ki:

– Hikmetli bir zatın yazdığı kitap, mütalaa edicilerin;
– Yaptığı resim, temaşa edicilerin;
– Ve açtığı sergi de seyircilerin varlığını gerektirir ve iktiza eder.

Aynen bunun gibi bu dünya ve şu âlem dahi hikmetle yazılmış bir kitaptır. Sanatla yapılmış bir resimdir. Misafirlerin yolları üzerinde kurulmuş bir çarşı ve seyirciler için açılmış bir sergidir.

Elbette bu âlem kitabını okuyacak, mütalaa edecek ve manalarını tefekkür edecek varlıklara ihtiyaç vardır. Mesela şimdi beraber bir çiçek kitabını okuyalım. Bakalım onun kâtibi onda neler yazmış, hangi isimlerini tecelli ettirmiş?

– Bir çiçek topraktan çıkması ile Allah’ın “Bâis” ismine,
– Çekirdeği yarmasıyla “Fâlik” ismine,
– Rengârenk boyanmasıyla “Mülevvin” ismine,
– Süslenmesiyle “Müzeyyin” ismine,
– Bir derece hayata sahip olmasıyla “Muhyi” ismine,
– Şekliyle “Musavvir ve Bâri” isimlerine,
– Beslenmesiyle “Rezzak, Rahman, Kerim, Mün’im, Mukît gibi isimlere,
– Diğer emsali çiçeklere benzemesiyle “Vâhid, Ehad, Ferd” gibi isimlere,
– Yaratılmasıyla “Hâlik” ismine,
– Ölümüyle “Mümit” ismine,
– Birçok menfaatin kendisine takılmasıyla “Hakîm” ismine,
– Temizliği ile “Kuddûs” ismine ve saymakla bitiremeyeceğimiz onlarca isme mazhardır.

Yani bir çiçek kitabında böyle onlarca isim yazılmıştır. Âdeta o kitap, esma-ül hüsnanın bir kasidesi hükmündedir. Hangi satırına, hangi kelimesine baksanız bir ismin yazılı olduğunu görürsünüz.

Peki, kaidemiz neydi?

Kaidemiz şuydu: Bir kitap, okunmak için yazılır. Okuyucusu olmayan bir kitabı yazmak abestir ve hikmetsizliktir. Madem her kitap okunmak, mütalaa edilmek ve tefekkür için yazılır. O hâlde hikmetle yazılmış bu çiçek kitabını kim okuyacak, kim mütalaa edecek ve onda yazılmış olan ilahî isimleri kim tefekkür edecek?

İnsanlar ve cinlerin bu vazifeyi hakkıyla yapamadıkları ve yapamayacakları aşikârdır. Bir de denizlerin dibinde, toprağın içinde ve semavatın kandillerinde yazılan kitapları düşünün! İns ve cinnin nazarları bile oralara ulaşamaz. Nerede kaldı oralarda yazılmış kitapları okusun, mütalaa ve tefekkür etsin!

O hâlde meleklerin varlığını inkâr edebilmek için:

1- Hâşâ binler defa hâşâ! Allah’ın hikmetini inkâr etmek ve Allah’ın –hâşâ- abesle iştigal ettiğini kabul etmek gerekir. Bu kabul edildiğinde ise, her biri binlerce hikmetle yaratılmış olan şu mahluklar ve menba-ı hikmet olan şu kâinat, parmaklarını bu kişinin gözüne sokar; kör olası gözünü çıkarır.

2- Âlemdeki kitapları inkâr etmek gerekir. Çünkü kitap olmazsa, okumak ve tefekkür vazifesi de olmaz. Yani meleklerin varlığına ihtiyaç kalmaz. Bu ise, bu kâinatı ve içindeki eşyayı inkâr etmek ve kendi vücuduyla beraber her şeyin hayal olduğunu kabul etmekle mümkündür. Bunu kabul etmek de insanın, aklını başından atmadığı müddetçe mümkün değildir. O hâlde geriye tek seçenek kalıyor ki, o da, yazılan bu hadsiz kitabı okuyacak, mütalaa edecek ve onlardaki manayı tefekkür edecek meleklerin ve ruhanilerin varlığını kabul etmektir. Bu, kitapların vücudu kadar kat’idir ve kesindir.

Âlemin kendisi ve içindeki her bir eşya bir cihette kitap olup, okuyucular ve tefekkür edicileri istediği gibi, diğer bir cihetten de her şey, sanatla yapılmış bir resimdir ve bir tablodur. İşte kuşlara bakın! Nasıl farklı farklı renklerde boyanmış. Bazen bir kuşa 7-8 farklı renk vurulmuş. İşte kelebeklere bakın! Nasıl da ziynetlendirilmiş ve süslendirilmiş. İşte ağaçlar! Nasıl da hepsi çiçeklerle, yapraklarla ve meyvelerle güzelleştirilmiş. Bunları gördükten sonra hiç meleklerin varlığından şüphe edilebilir mi?

Basit bir resim bile seyir ve temaşa edeceklerin varlığını isterse ve temaşa edenler olmadığında o resmin yapılması abes olursa; hiç mümkün müdür ki, şu son derece sanatlı resimler hükmünde olan âlem ve içindeki eşya, seyircilerin ve temaşa edicilerin vücudunu istemesin? Elbette isteyecek!

Peki, bu vazifeyi insanların ve cinlerin hakkıyla yaptığını söylemek mümkün müdür? Nerede..! Bırakın insanların gözü önündeki resimleri temaşa etmesini, ilk önce insanlar bu kâinatın kaçta kaçını görebiliyorlar ki temaşa vazifesini hakkıyla yerine getirebilsinler! Zaten gördüklerini de gaflet sebebiyle seyredemiyorlar. O hâlde bu müstesna resimleri ve sanat eserlerini daima seyredecek ve temaşa edecek varlıklara ihtiyaç yok mudur? Elbette vardır ki, bunlar da melekler ve ruhanilerdir.

Madem bir resim temaşa edilmesi için çizilir ve temaşa eden olmaksızın bir resmi çizmek hikmete uygun değildir. Herhâlde Allah da çizmiş olduğu bunca resmi seyircisiz bırakmayacak ve onları meleklere seyrettirecektir. Bunu inkâr edebilmek için:

1- Âlemdeki bu resimleri ve sanat eserlerini inkâr etmek,

2- Ya da bu sanat eserlerinin sahibi olan Allah’ı –hâşâ- hikmetsizlikle itham etmek gerekir ki, bu iki şık ta mümkün değildir.

O hâlde geriye tek bir şık kalıyor ki, o da, bu âlemdeki her bir eşyayı böyle müstesna bir sanat eseri hükmünde yapan Allah-u Teâlâ, elbette bu resimleri temaşa edip “maşallah, bârekallah, ne güzel yapılmış!” diyerek kendisini ve sanatını takdir edecek, tahsin edecek varlıkları yaratacaktır. Zira yaratılışın en yüce gayesi budur. Bu vazifeyi yapacak olanlarda meleklerden ve ruhanilerden başkası değildir.

Âleme bir kitap nazarıyla baktığımızda, nasıl onu okuyup mütalaa edecek ve ondaki manaları tefekkür edecek meleklerin varlığı lazımdır! Ve yine âleme sanatlı bir resim gözüyle baktığımızda, nasıl o resmi temaşa edip sanatkârını takdir ve tahsin edecek meleklerin varlığı gerekmektedir! Aynen bunun gibi, bu âleme bir çarşı ve sanat eserlerinin bir sergisi gözüyle baktığımızda da bu çarşıyı şenlendirecek ve bu sergide seyir ve gezinti yapacak meleklerin varlığı gerekmektedir.

Sözün özü: Allah-u Teâlâ’nın bu kâinatı had ve hesaba gelmeyen ince sanatlarla, mükemmel tezyinatla, manidar güzelliklerle ve hikmetli nakışlarla süslendirmesi; apaçık bir şekilde tefekkür edicilerin, beğenip takdir edicilerin nazarlarını ister, vücutlarını talep eder.

Evet, nasıl ki güzellik bir âşık ister. Öyle de şu nihayetsiz güzel sanat dahi, âşıkları olan melaike ve ruhanilerin varlığını ister.

Madem bu nihayetsiz sanat eserleri, nihayetsiz bir tefekkürü ve ibadeti istiyor. İnsanlar ve cinler ise şu nihayetsiz vazifeye, sonsuz tefekküre, geniş ibadete ve şu hikmetli nezarete karşı milyonda birini ancak yapabiliyor. O hâlde bu nihayetsiz ve çok çeşitli olan vazifelere ve ibadete, nihayetsiz meleklerin nevileri lazımdır ki, büyük bir mescid hükmünde olan şu kâinatın safları onlarla doldurulsun ve şenlendirilsin.

Evet, şu kâinatın her bir yerinde meleklerden ve ruhanilerden birer taife tefekkür ve diğer ibadetlerle vazifelenmiş olarak bulunurlar. İzn-i ilahî ile bu âlemi seyredip tefekkür ederler. İnsan ve cinlerin yapamadığı birçok vazifeyi yaparlar.
 

Enîs

Kayıtlı Üye
MegaForum Üyesi
Profil Bilgileri
Üyelik Tarihi :
27 Şub 2020
Mesajları :
74
Puanları :
80
3- Hayatın mahiyeti ve meleklerin varlığı
Hayatın mahiyeti ve kıymeti, semavatın meleklerden ve ruhanilerden boş kalamayacağına bir delildir. Şöyle ki:

• Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesidir.
• En büyük neticesidir.
• En büyük bir nimetidir.
• Mevcudatın keşşafıdır.
• Her şeyin başı ve esasıdır.
• En parlak nurudur.
• En latif mayasıdır.
• Her şeyden süzülmüş bir hülasasıdır.
• En mükemmel meyvesidir.
• En yüksek kemalidir.
• En güzel cemalidir.
• En latif ziynetidir.
• Hem sırrı vahdetidir.
• Kâinatın birlik bağıdır.
• Kemalâtının menşeidir.
• Âlemin kıymet ve mahiyetçe en harika sanatıdır.
• En küçük bir mahluku, bir kâinat hükmüne getiren mucizekâr bir hakikattir.
• Kâinatın küçük bir mahlukta yerleşmesine vesile olan, âdeta koca kâinatın bir nevi fihristsini o hayat sahibinde gösteren bir iksirdir.

• Bir mahluku kâinatla münasebettar eden ve bir şeyi bütün eşyaya malik hükmüne getiren bir mucizedir. Hayat ile her bir hayat sahibi diyebilir ki: “Şu bütün eşya benim malımdır, dünya hanemdir, kâinat malikim tarafından verilmiş bir mülktür.”

• Hayat, girdiği her mahluku küçük bir kâinat yapan bir hakikat-i nuraniyedir.

• Hem küçük bir mahluku, büyük bir mahluk gibi büyüten ve bir ferdi bir nev gibi âlem hükmüne getiren ve rububiyet cihetinde, kâinatı bölünme ve iştirak kabul etmez bir bütün hükmünde gösteren fevkalade harika bir sanat-ı ilahiyedir.

• Hem kâinat içinde Allah’ın varlığına işaret eden delillerin en parlağı, en mükemmeli ve en kat’isi olan ilahî bir nakıştır.
• Hem diğer varlıkları kendine hizmet ettiren, nazdar, nazik ve nazenin bir cilve-i rahmettir.
• Hem ilahî fiillerin gayet cami bir aynasıdır.
• Hem birçok ilahî isimlerin cilvelerini içine alan ve o isimleri kendine tabi kılan bir hakikattir.
• Hem görmek, işitmek, hissetmek gibi umum duyguların menşei ve madeni olan bir esastır.

• Hem hayat, kâinat fabrikasında öyle bir tezgâhtır ki, öyle bir istihale makinesidir ki; mütemadiyen her tarafta işliyor, tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakki veriyor ve nurlandırıyor.

• Hem atom kafilelerine, güya hayatın yuvası olan cesedi, o atomlara vazife gördürmek, nurlandırmak ve talimat yaptırmak için bir misafirhane, bir mektep ve bir kışla yapan kumandandır. Âdeta Hayy ve Kayyum olan Allah-u Teâlâ bu karanlıklı, fâni ve süfli olan dünya âlemini hayat vasıtasıyla latifleştiriyor, tazelendiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor ve baki bir âleme gitmeye hazırlıyor.

• Hem hayatın her yüzü parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvidir.
• Hem hayatın hakikati, imanın altı şartına bakıp onları ispat eden bir burhandır.
• Hem hayat, kâinatın en büyük maksadı ve neticesi olan şükür, hamd, ibadet ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı âzamdır.

Hayatsız bir cisim koca bir dağ bile olsa yetimdir, gariptir, yalnızdır. Münasebeti yalnız, oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler iledir. Kâinatta ne varsa, o dağa nispeten yoktur. Çünkü ne hayatı var ki hayatla alakadar olsun, ne şuuru var ki eşyaya taalluk etsin. Şimdi bak küçücük bir cisme, mesela bal arısına, hayat ona girdiği anda bütün kâinatla öyle münasebet tesis eder ki, bütün âlemle, bilhassa zeminin çiçekleriyle ve bitkileriyle öyle bir ticaret yapar ki, âdeta şöyle diyebilir: “Şu yeryüzü benim bahçemdir, ticarethanemdir.” İşte o arı, hayat sayesinde dünya ile bir ünsiyet kurar ve tasarrufa sahip olur.

İşte hayatın kıymetine dair saydığımız bu otuz bir özellik ki, her biri hakkında özel bir risale yazılabilir. Bizler meseleyi uzatmamak için kısa keserek, cümlelerin izahını sizin fehminize havale ettik. İşte hayatın bütün bu özellikleri sayesinde denilebilir ki hayat olmazsa vücud, vücud değildir. Yokluktan farkı yoktur.

Madem hayat bu kadar ehemmiyetlidir. Ve madem bu ehemmiyetten dolayı şu küçücük dünyamız had ve hesaba gelmeyen hayat sahipleri ile doldurulmuştur. Elbette ve elbette bu hâlden şu neticeye ulaşılır ki; şu semavi saraylar ve yüksek burçlar dahi kendilerine münasip hayat sahibi, şuur sahibi sakinlerle doludur. Balık suda yaşadığı gibi, o nurani sakinlerde oralarda yaşarlar.

Şimdi düşünelim. Dünyamızda hayat sahibi mahluklar olmasaydı, dünyamız nasıl olurdu? Bu durumda dünyanın bir önemi kalır mıydı? Hatta dağları altından, taşları yakuttan ve toprağı zümrütten olsaydı, acaba önemi olur muydu? Hatta bırakın dünyayı, cennet o güzelliği ile birlikte hayat sahiplerinden mahrum kalsaydı ve içinde tek bir canlı olmasaydı, cennetin bir önemi olur muydu? Elbette olmazdı!

O hâlde hayat bu kadar kıymetli ve vücudun olmazsa olmazı iken, nasıl olurda semavatın boş ve hayatsız olduğuna hüküm verilebilir?

Hayata bu kadar kıymet veren ve yeryüzünü hayat sahibi mahluklarla her an şenlendiren ve hayata bu derece büyük neticeler takan Allah-u Teâlâ, hiç mümkün müdür ki o yıldızları boş, hâlî ve çıplak bıraksın? Hikmeti buna hiç müsaade eder mi? Elbette etmez! Ve etmemiştir.

Bu sebeple melaike ve ruhaniler namıyla meşhur taifeleri yaratmış, oraların sakinleri ve seyircileri yapmıştır.
 

Enîs

Kayıtlı Üye
MegaForum Üyesi
Profil Bilgileri
Üyelik Tarihi :
27 Şub 2020
Mesajları :
74
Puanları :
80
4- Tüm dinlerin ve ihtisas ehlinin melekleri kabulü
Sabit bir kaidedir ki: “Bir fende veya sanatta, münakaşaya sebep olan bir meselede, o fen ve sanatın uzmanlarının sözü geçer. O fenden ve sanattan olmayan birisi ne kadar da dâhi olsa sözüne itibar edilmez.”

Mesela küçük bir hastalığın keşfinde büyük bir mühendisin sözüne bakılmaz. Tıp konusunda söz doktorlarındır ve basit bir doktorun sözü bu fenden olmayan büyük bir dâhinin sözüne tercih edilir.

Aynen bunun gibi, dinî konularda ve imani hakikatlerde de bu sahanın âlimlerinin ve muhakkiklerinin sözü geçerli olup, aklı gözüne inmiş bir filozofun sözüne itibar edilemez. Bilhassa maddiyatla çok uğraşan ve gittikçe maneviyattan uzaklaşan ve nura karşı körleşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir filozofun inkâr sözü, maneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.

Demek meleklerin varlığı hakkındaki söz, bu sahanın mütehassısları olan âlimlere mahsustur. Onların tamamı ise meselemiz olan meleklerin varlığı hakkında müttefiktir. Hangi kuvvet var ki, onların sözünü çürütebilsin ve hükümden düşürebilsin?

Evet, meselemiz olan meleklere iman öyle bir meseledir ki:

• Bütün peygamberler ümmetlerine ders vermiş,

• Bütün semavi dinler varlığını kabul etmiş,

• Bütün evliya, gördüklerine dayanarak varlığında ittifak etmiş,

• Ve bütün asfiya ve âlimler, delillerine itimaden varlığına şehadet etmiştir. İşte meselemizde böyle büyük bir icma ve görüş birliği vardır. Bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil bu meselede ittifak etmişlerdir.

• Hatta maddiyatta çok ileri giden filozofların “meşşâiyyun” kısmı dahi melaikenin varlığını inkâr edemeyerek, “Her nevin kendine mahsus mücerred bir ruhu vardır.” diyerek melekleri böyle tabir ediyorlar.

• Filozofların “işrakiyyun” kısmı da melaikenin manasını kabule mecbur kalarak, fakat yanlış olarak “ukul-u aşera” yani “on akıl” ve “erbabü-l enva” yani “nevlerin rableri” diye isimlendirmişlerdir.

• Hatta akılları gözlerine inmiş, görmediğine inanmayan maddeperest tabiatçılar bile melaikenin manasını inkâr edemeyerek “kuvve-i sâriye” yani “cereyan eden kuvvetler” namını vererek yanlış bir surette tasvir ile birlikte bir cihetten tasdikine mecbur kalmışlar. Tabirde ihtilaf ile birlikte, meleklerin manasını kabulde manen ittifak etmişlerdir.

Şimdi meleklerin varlığında şüpheye düşen biçareye deriz: Ey melaikenin kabulünde tereddüt gösteren biçare adam! Neye istinad ediyorsun ve hangi hakikate güveniyorsun ki, ehl-i aklın bilerek veya bilmeyerek kabulüne mecbur oldukları ve bütün ehl-i dinin varlığında ittifak ettikleri bir meseleyi kabul etmiyorsun ve onların ittifaklarına karşı geliyorsun?

Madem ehl-i hikmetle ehl-i din ve ashab-ı akıl ile ashab-ı nakil manen ittifak etmişler ki, mevcudat sadece şu şehadet âlemine münhasır değildir.
Hem madem şu gözümüz önündeki âlem taş, toprak gibi camid olduğu ve hayatın teşekkülüne uygun olmadığı hâlde bu kadar hayat sahipleriyle tezyin edilmiştir. Elbette varlık sadece bu âleme münhasır değildir. Bundan başka birçok vücut tabakaları vardır ki, bu âlem-i şehadet onlara kıyasen nakışlı bir perdedir.
 

Enîs

Kayıtlı Üye
MegaForum Üyesi
Profil Bilgileri
Üyelik Tarihi :
27 Şub 2020
Mesajları :
74
Puanları :
80
5- İspata karşı, inkârın kıymeti yoktur
İspata karşı inkârın kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır. Mesela Ramazan’ın başlaması için, ayı hilal şeklinde görmek gerekir. İşte Ramazan-ı Şerif’in başında hilali görmek hususunda, iki kişi “Biz hilali gördük.” diyerek hilalin varlığını ispat etseler ve bunların sözlerine karşı binlerce eşraf ve âlimler “Görmedik.” deyip inkâr etseler, onların inkârları kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Ve onların inkârlarına bakılmaksızın Ramazan’ın başladığına hükmedilir. Yani iki kişinin “Gördük.” sözü, binlerce kişinin “Görmedik.” sözüne tercih edilir.

Bu sırrın sebebi şudur: İspat, birbirine dayanır ve kuvvet bulur. İnkârda ise bir olsa, bin olsa farkları yoktur, herkes kendi başına kalır. Çünkü ispat eden nefsine ve zannına bakmaz. Harice bakar ve hakikatin kendisine göre hükmeder.

Mesela misalimizde olduğu gibi, biri der: “Gökte ay vardır.” Diğer arkadaşı parmağını oraya basar, aynı şeyi görür ve ikisi birleşip kuvvet bulur.

İnkârda ise, harice bakılamaz ve hakikatin kendisine göre hüküm verilemez. Sadece zanna ve vehme göre hüküm verilir. Zira “Hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir inkâr ispat edilemez.” meşhur bir kaidedir. Mesela ben, “Hindistan cevizi dünyada var.” desem, sen de “Dünyada yok.” desen; ben iddiamı bir tek Hindistan cevizini göstermekle kolayca ispat edebilirim. Sen ise o şeyin yokluğunu ispat edebilmek için; bütün dünyayı ve her taşın altını araman, taraman, görmen ve göstermen gerekiyor ki, sonra “Yoktur, vuku bulmamıştır.” diyebilesin. Bunu yapmadan “Yoktur.” dersen, hakikate bakmaksızın sadece zannınla ve vehminle hükmetmiş olursun ki, bunun da kıymeti ve kuvveti yoktur.

Madem inkâr edenler hakikatin kendisine bakamazlar; belki kendi nefislerine, akıllarına ve gözlerine bakıp hükmediyorlar. Elbette birbirlerine kuvvet veremezler ve yardımcı da olamazlar. Çünkü görmelerine ve bilmelerine mani olan perdeler, sebepler ayrı ayrıdır. Mesela misalimizdeki hilali inkâr edenlerin bir kısmı “Biz uyuyorduk.” der. Diğer bir kısmı ise “Hava bulutlu idi, gökyüzünü göremedik.” der. Başka bir kısmı ise “Gözümüz bozuk, uzağı göremiyoruz.” der ve hakeza…

İşte “yanımda ve nazarımda” veya “itikadımda” gibi sözlerin herkese göre farklılığı ile neticeler dahi farklılaşır, daha dayanışma ve birbirine kuvvet vermek olmaz. Herkes:”Ben görmüyorum, benim yanımda ve itikadımda yoktur.” diyebilir. Fakat “Hakikatte yoktur.” diyemez. Eğer dese, umum kâinata bakan imani meselelerde dünya kadar büyük bir yalan söylemiş olur.

Elhasıl: İspatta netice birdir, harice ve hakikate bakar, nefsine göre hükmetmez. Bu yüzden dayanışma olur, birbirine kuvvet verir. İnkârda ise, harice ve hakikate bakılamaz. Nefse ve zanna göre hükmedilir. Bu yüzden birbirlerine kuvvet veremezler.

İşte bu hakikat noktasında meleklerin varlığı gibi, imani hakikatlere karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin çokluğunun bir kıymeti yoktur. Ve müminin imanına ve itikadına hiç tereddüt veremez. Çünkü onlar inkârlarını ispat edemezler ve hakikatin kendisine bakamazlar ve bakmıyorlar ve bakamıyorlar. Zanlarınca hüküm veriyorlar.

Mesela, meselemiz olan meleklere iman hakikatini ele alalım.

Meleklerin varlığını inkâr eden birisi, inkârını ispat edebilmesi için bütün kâinatı gezmek ve âlemin her köşesine bakmak zorundadır. Bu da yetmez, bize de baktırmak zorundadır. Hatta geçmiş zamanlara ve gelecek asırlara da gidip kontrol etmelidir ki, sonra “Yoktur.” sözünü ispat edebilsin. Bunu yapamadıktan sonra “Yoktur.” sözü, sadece onun zannıdır ve vehmidir. Yani hakikate göre değil, ona göre yoktur. Hakikatte yok diyebilmesi mümkün değildir. Çünkü daha önce izah ettiğimiz gibi inkâr iki kısma ayrılmaktadır:

Birisi: “Has bir mevkide ve hususi bir cihette yoktur.” der. Mesela “Bu odada elma yoktur.” demek gibi. Bu kısım inkâr ispat edilebilir. Çünkü odanın tamamını görmek ve göstermek mümkündür.

İkinci kısım ise: Dünya’ya, kâinata, ahirete ve asırlara bakan imani hakikatleri inkâr etmektir. İşte bu inkâr hiç bir cihetle ispat edilemez. Belki kâinatı ihata edecek ve ahireti görecek ve hadsiz zamanın her tarafını temaşa edecek bir göz lazımdır ki, ta o gibi inkârlar ispat edilebilsin.

O hâlde meleklerin varlığını inkâr eden binlerce filozof yan yana gelse, yine bir kişi hükmündedir ve birbirlerinin görüşlerine destek veremezler; birbirleri lehine şahitlik yapamazlar. Çünkü hepsi zanlarına ve vehimlerine göre hükmetmiştir. Hiçbiri, kâinatın her bir köşesine bakarak melekleri aramış, taramış ve bulamamış değildir. Hâlbuki meleklerin varlığını kabul edenler zanlarına değil, delillere göre hükmetmiş ve harice bakmıştır. Demek ispat eden iki kişinin sözü, inkâr eden bin filozofun sözünden daha kuvvetli ve daha kıymetlidir.

Hâl böyle iken nerede kaldı ki, yerde iken arş-ı âzamı temaşa eden, doksan sene maneviyatta terakki edip çalışan ve iman hakikatlerini hakka-l yakîn suretinde keşfeden Abdulkadir-i Geylanî gibi yüz binler ehl-i hakikatin ittifak ettikleri imâni meselelerde, zanları ve vehimleri ile hükmeden feylesofların sözlerine itibar edilsin! Onların sözleri, bu büyük zatların sözleri karşısında kaç para eder ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin vızıltısı gibi sönük kalmaz mı?
 

Enîs

Kayıtlı Üye
MegaForum Üyesi
Profil Bilgileri
Üyelik Tarihi :
27 Şub 2020
Mesajları :
74
Puanları :
80
6- Bir meleğin varlığı nevin varlığına işaret eder
Meleklerin varlığı o tür meselelerdendir ki, bir tek ferdin vücudu ispat edilse, o nevin varlığına hükmedilir. Bir tek meleğin görülmesi ile melekler taifesi kabul edilir. Çünkü kim inkâr ederse tamamını inkâr etmeye mecburdur. Birini kabul eden de nevin umumunu kabul etmek zorundadır.

O hâlde meleklerin varlığını inkâr edebilmek için ilk önce Hz. Âdem’den bugüne kadar, melekler ile görüştüğünü iddia eden insanlık nevinin medar-ı iftiharları olan peygamberleri, evliyaları, asfiyaları ve diğerlerini inkâr etmek, onların melekler ile görüştüklerine dair haberlerini tekzip etmek ve onların beyanlarına kulak kapamak gerekir. Bu ise aklı başında olan hiçbir fert için mümkün değildir.

Madem böyledir işte bak! Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki, Hz. Âdem’den ta bu güne kadar yüz binlerce fert, melekler ile görüştüğünü beyan etmiş ve mekân ve zamanları farklı olan bu fertlerin verdikleri haber birbirine muvafık düşmüştür. Bir tek zatın bir tek melek ile görüşmesi bile meleklerin varlığını ispata kâfi iken, böyle yalanda ittifak etmesi mümkün olmayan yüz binlerin aynı meselede ittifakı, meleklerin varlığından başka ne ile izah edilebilir?

Hem hiç mümkün müdür ki, meleklerden hiçbir fert aşikâre görünmesin, hem meleklerin vücudu kat’i bir surette müşahede edilmesin ve hem onların apaçık vücutları hissedilmesin de böyle bir icma ve ittifak olsun ve bu ittifak bütün asırlarda devam etsin?

Hem hiç mümkün müdür ki, hakikatsiz bir vehim ve yanlış bir zan bütün beşerî inkılâplarda ve bütün insanların inançlarında yer bulsun, devam etsin, beka bulsun?

Hem hiç mümkün müdür ki, şu din ashabının oluşturdukları bu büyük icmanın ve ittifakın senedi perdesiz bir iman ve şuhudi bir inanç olmasın?

Hem hiç mümkün müdür ki, bu büyük ittifak, hadsiz emarelere, müşahedelere, vakıalara dayanmasın ve sadece hayal ile hükmedilmiş olsun?

Hem hiç mümkün müdür ki, insanlık semasının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan peygamberler ve evliyaların tevatür suretiyle ve manevi bir icma ile haber verdikleri ve şehadet ettikleri meleklerin vücudları şüphe kabul etsin?

Bilhassa daha önce ifade ettiğimiz gibi, bunlar bu meselede ehl-i ihtisastırlar. Malumdur ki, ehl-i ihtisas, binler başkasına tercih edilir. Hem şu meselede onlar ehl-i ispattır. Binler ehl-i inkâra tercih edilir.

Elhasıl: Madem bir tek meleğin vücudu bir zamanda görünse, şu nevin umumen tahakkukunu gösterir. Ve madem bir fert değil, yüz binler fertle Hz. Âdem’den bu yana irtibat edilmiştir.

İşte bu hâl ve şu vaziyet ispat eder ki, meleklerin varlığı haktır ve hakikattir!
 
Üst